• DENİZ KİMİN?
    Jul 2 2026
    Sahile Giriş Ücretli Olabilir, Deniz Asla...
    Yaz kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Hava sıcaklığı yükseliyor, okullar kapanıyor, aileler hafta sonunu deniz kenarında geçirmek istiyor. Çünkü Kıbrıs'ta yaz, denizsiz düşünülemez.
    Ancak son zamanlarda vatandaşın dilinde aynı serzeniş dolaşıyor: "Denize gitmek bile lüks olmaya başladı."
    Oysa bir ada ülkesinin en büyük zenginliği otelleri ya da yükselen binaları değil, dört bir yanını çevreleyen denizidir. Dünyanın birçok ülkesinde kıyılar, kamu yararı gözetilerek yönetilir. İşletmeler hizmet sunabilir, yatırım yapabilir. Ancak bu yatırımların, vatandaşın kıyıya makul ve adil erişimini engellememesi temel bir ilkedir.
    KKTC'de de yaz aylarının başlamasıyla birlikte sahillere erişim, giriş ücretleri ve kıyıların kullanımı yeniden tartışılıyor. Kamuoyuna yansıyan şikâyetlerde bazı vatandaşlar, denize ulaşmanın giderek zorlaştığını ve maliyetlerin arttığını dile getiriyor. Bu durum, yalnızca yaz sezonunun değil, kamusal hakların da konuşulmasını gerektiriyor.
    Bir çocuk kumdan kale yapmak için cebindeki paraya bakmamalı. Bir emekli gün batımını izlerken kendini misafir gibi hissetmemeli. Bir aile serinlemek ile bütçesini korumak arasında tercih yapmak zorunda bırakılmamalı.
    Hak aramak, kavga etmek değildir. Vatandaşlar karşılaştıkları uygulamaların mevzuata aykırı olduğunu düşünüyorlarsa ilgili belediyelere, yetkili kurumlara, Ombudsman'a ve gerektiğinde yargı mercilerine başvurma hakkına sahiptir.
    Çünkü sahiller, birkaç kişinin ayrıcalığı değil, gelecek nesillere bırakacağımız ortak mirastır. Bir ülkenin gerçek medeniyeti, kıyılarını ne kadar paylaştığıyla ölçülür. Bugün koruyamadığımız her kıyı, yarın çocuklarımızın yalnızca fotoğraflarda göreceği bir hatıraya dönüşebilir.
    Show More Show Less
    2 mins
  • Ev Fiyatları Yükselmiyor, Halk Yerinden Ediliyor
    Jun 25 2026
    Son iki yıldır Kuzey Kıbrıs'ta konut fiyatlarıyla ilgili haberler neredeyse sıradanlaştı. Her ay yeni bir rekor, her ay yeni bir artış...
    Ancak rakamların arkasında görünmeyen başka bir gerçek var.
    Bu ada üzerinde doğup büyüyen insanlar, kendi şehirlerinde ev sahibi olma hayalinden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor.
    Bir zamanlar maaşla alınabilen evler bugün birçok aile için ulaşılmaz hale geldi. Gençler evlenmeyi erteliyor, aileler çocuklarına ev alma fikrini konuşamaz duruma geliyor, kiracılar ise her sözleşme döneminde yeni bir belirsizlikle karşı karşıya kalıyor.
    Elbette yatırım önemlidir.
    Elbette ekonomik hareketlilik değerlidir.
    Ancak bir ülkede konut piyasası büyürken halk küçülüyorsa, ortada ciddi bir planlama sorunu vardır.
    Bugün tartışılması gereken şey yalnızca kaç daire satıldığı değildir.
    Kaç Kıbrıslının kendi toprağında ev sahibi olabildiğidir.
    Kaç gencin adada gelecek kurabildiğidir.
    Kaç ailenin kira korkusuyla yaşadığıdır.
    Daha fazla beton dökmek tek başına kalkınma değildir. Bir adanın değeri kulelerinin yüksekliğiyle değil, insanlarının yaşam kalitesiyle ölçülür.
    Konut artık yalnızca bir yatırım aracı olarak görülürse, toplumun temel barınma hakkı ikinci plana itilir.
    İşte tehlike tam da burada başlıyor.
    Çünkü bir ülkenin insanları yaşadığı yerde ev sahibi olamıyorsa, sorun emlak değildir.
    Sorun sosyal dengedir.
    Sorun gelecektir.
    Sorun, halkın kendi ülkesinde misafir gibi hissetmeye başlamasıdır.
    Kuzey Kıbrıs'ın ihtiyacı daha fazla fiyat rekoru değil.
    Yerel halkın barınma hakkını koruyan, planlı büyümeyi esas alan ve gelecek nesilleri de hesaba katan cesur bir konut politikasıdır.
    Aksi halde yükselen yalnızca binalar olacak.
    Toplum ise her geçen yıl biraz daha aşağıda kalacaktır.

    This episode includes AI-generated content.
    Show More Show Less
    2 mins
  • Sorun İkinci İş Mi, Geçim Düzeni Mi?
    Jun 18 2026
    KKTC'de zaman zaman kamuoyunun gündemine gelen bir tartışma var. Kamuda çalışan bazı kişilerin mesai dışındaki zamanlarında ek gelir elde etmeye çalışması...
    Konu açılır açılmaz görüşler ikiye ayrılıyor. Bir kesim bunu adaletsizlik olarak değerlendirirken, diğer kesim hayatın giderek ağırlaşan ekonomik yüküne dikkat çekiyor.
    Ancak mesele yalnızca ikinci iş meselesi değil.
    Daha önemli soru şu: Bir memur neden ikinci bir işe ihtiyaç duyar?
    Bu soru kimseyi suçlamak için değil, mevcut tabloyu anlamak için sorulmalıdır. Kamu görevi, toplum adına üstlenilen önemli bir sorumluluktur. Bunun karşılığında sağlanan ücret ve çalışma koşullarının çalışanları ek gelir arayışına itip itmediği de konuşulmalıdır.
    Öte yandan, mesai saatleri içerisinde kamu hizmetinin aksaması veya vatandaşın beklediği hizmetin zarar görmesi hiçbir koşulda kabul edilemez. Kamu hizmeti, vatandaşın emanetidir.
    Fakat meseleye yalnızca kamu çalışanları açısından bakmak da eksik olur. Asgari ücretle çalışan insanlar, uzun saatler mesai yapan özel sektör emekçileri ve birden fazla işte çalışarak ayakta kalmaya çalışan aileler de aynı ekonomik gerçekliğin içindedir.
    Bu nedenle tartışma kişiler üzerinden değil, sistem üzerinden yürümelidir.
    Son olarak belirtmek gerekir ki, kamu çalışanlarının mesai saatleri içerisinde başka işlerde çalıştığı yönündeki söylemler kamuoyunda dile getirilen iddialardan ibarettir. Somut veriler, resmi tespitler veya yargı kararları olmadan herhangi bir meslek grubunu zan altında bırakmak doğru değildir.
    Toplumun beklediği şey ayrıcalık değil; şeffaflık, eşitlik ve herkes için aynı kurallardır.
    Show More Show Less
    2 mins
  • Lefke: Acil İmar Planı - Nefesin Hukuku, Toprağın Hafızası
    Jun 10 2026
    Lefke bir şehir değil sadece.
    Bir coğrafya değil.
    Bir hafıza katmanı.
    Ama bu hafıza bugün sessiz bir baskı altında.
    Gözle görülür, inkâr edilemez bir baskı.
    Beton.
    Yavaş ilerleyen ama geri döndürülemez bir dönüşüm.
    Dünya şehir planlaması literatüründe ada yaşamı üç şey üzerine kurulur:
    orman, tarım ve kıyı.
    Çünkü ada, genişleyerek değil, dengeyi koruyarak yaşar.
    Toprak artmaz.
    Deniz geri çekilmez.
    Orman kendini yeniden üretmezse kaybolur.

    Lefke bugün bu üçlü denge hattının dışına itiliyor.
    Planlı gelişim olmadan büyüyen her yapılaşma, sadece bina üretmez.
    Aynı zamanda:
    • su baskısını artırır
    • tarım alanını daraltır
    • kıyı çizgisini parçalar
    • ekosistemi kırar
    Bu bir estetik meselesi değildir.
    Bu bir yaşam kapasitesi meselesidir.
    Hukuk burada devreye girer.
    Çünkü imar planı yoksa:
    • mülkiyet belirsizleşir
    • yatırım keyfileşir
    • çevresel denetim zayıflar
    • kamu yararı geri çekilir
    İmar planı bir seçenek değildir.
    Bir düzenleme tercihinden çok daha fazlasıdır.
    Devletin arazi üzerindeki sorumluluk sözleşmesidir.

    Lefke’de yıllardır tartışılan şey aslında basit:
    Plan var ama yürürlük yok.
    Bu boşluk, en tehlikeli boşluktur.
    Çünkü boşluk doğayı korumaz.
    Boşluk piyasayı korur.
    Ve piyasa, boşlukta en hızlı büyüyen şeydir.

    Bir ada kendini korumak zorundadır.
    Çünkü ada, kara parçası değildir sadece.
    Bir sınırdır.
    Bir nefes alanıdır.
    Bir denge sistemidir.
    Lefke’nin ihtiyacı tartışma değil.
    Gecikmiş bir karar da değil.
    Net bir idari refleks:
    ACİL imar planı uygulaması.
    Çünkü geciken her plan, aslında bir plan değil, kontrolsüzlük üretir.


    Show More Show Less
    2 mins
  • Nefesin Satıldığı ADA
    Jun 3 2026
    Bazı ülkeler dağlarıyla anılır.
    Bazıları nehirleriyle.
    Bazıları ormanlarıyla.
    Adalar ise nefesleriyle yaşar.
    Çünkü ada olmak, sınırsız bir coğrafyada yaşamak değildir.
    Sınırlı bir toprağın üzerinde geleceği paylaşmaktır.
    Bugün Lefkoşa'dan Girne'ye doğru yola çıkan biri, yirmi yıl önce gördüğü manzarayla aynı manzarayı görmüyor.
    İskele'den Gazimağusa'ya uzanan sahil şeridinde yürüyen biri de aynı şeyi söylüyor.
    Karpaz'a giden biri de...
    Değişim var.
    Ama herkes aynı soruyu sormuyor.
    Bu değişimin bedelini kim ödüyor?
    Çünkü bir ada yalnızca üzerine bina dikilen bir toprak parçası değildir.
    Bir ada;
    orman demektir.
    mera demektir.
    tarla demektir.
    zeytin ağacı demektir.
    denize ulaşan rüzgâr demektir.
    çocukların koşabileceği boşluk demektir.
    Bugün betonlaşma tartışmaları yalnızca estetik bir mesele gibi sunuluyor.
    Oysa konu görüntü değildir.
    Konu yaşam alanıdır.
    Bir ağacın kesilmesi yalnızca bir ağacın kaybı değildir.
    Bir gölgenin kaybıdır.
    Bir kuşun kaybıdır.
    Bir mevsimin kaybıdır.
    Bir hafızanın kaybıdır.
    Kıbrıs Türk’ü bunu iyi bilir.
    Çünkü onlar bu adanın taşını da bilir, toprağını da.
    Hangi tepeden hangi rüzgârın estiğini bilir.
    Hangi mevsimde hangi çiçeğin açtığını bilir.
    Bugün birçok insanın içinde tarif etmekte zorlandığı huzursuzluğun nedeni tam da budur.
    Sorun yalnızca yeni binalar değildir.
    Sorun, boşlukların azalmasıdır.
    İnsan ruhunun nefes alabileceği alanların küçülmesidir.
    Dünyanın başarılı ada ekonomilerine bakın.
    Önce kıyılarını korurlar. Sonra tarım alanlarını. Sonra ormanlarını.
    Çünkü bilirler ki bir ada, kaybettiği toprağı geri üretemez.
    Beton dökülen her alan, geri alınması en zor kararlardan biridir.
    Bugün konuşmamız gereken şey yatırım karşıtlığı değildir.
    Gelişme karşıtlığı hiç değildir. Konuşmamız gereken şey ölçüdür.
    Dengeyi kaybeden her şehir, bir süre sonra kimliğini de kaybeder.
    Kimliğini kaybeden şehirler ise büyüse bile gelişmiş sayılmaz.
    Bu yüzden mesele yalnızca Girne değildir. Yalnızca İskele değildir. Yalnızca Lefkoşa değildir. Mesele bütün adadır.
    Biz çocuklarımıza daha zengin bir ada mı bırakıyoruz... Yoksa daha pahalı bir ada mı?
    Aradaki farkı anlayabildiğimiz gün, betonun değil yaşamın tarafında durmaya başlayacağız.
    Ama iş işten geçmiş olacak!
    Show More Show Less
    3 mins
  • Bayram Haftasının Kıbrıs’ı I Köşe Podcast
    May 30 2026
    Bayram sabahlarının kendine özgü bir sesi vardır.
    Normal günlerde erkenden açılan kepenklerin yerini daha sakin sokaklar alır. Fırınların önünde bekleyen insanlar birbirine yalnızca günaydın demez. Bayramlaşır. Telefonlar biraz daha uzun çalar. Kapılar biraz daha fazla açılır.
    Bu sabah kahvemi alıp son bir haftanın gazetelerine yeniden göz gezdirdim.
    Yani bu bayram haftasının arasında yayımlanan manşetler önümde duruyordu.
    Bir gazetecinin gözünden bakınca haberler vardı.
    Bir vatandaşın gözünden bakınca ise başka bir şey...
    Bir çeşit toplumsal günlük.

    Birinci sayfalarda açıklamalar vardı.
    Projeler vardı.
    Ziyaretler vardı.
    Tartışmalar vardı.
    Ancak sayfalar arasında dolaştıkça insanın dikkatini çeken başka bir ayrıntı ortaya çıkıyordu.
    Bu ada son dönemde çok şey konuşuyor.
    Fakat bazı meseleler konuşulduğu kadar çözülmüyor.
    Bazıları ise hiç manşet olamadan yaşamaya devam ediyor.
    Örneğin gençler...
    Bayram nedeniyle birçok aile bugün aynı sofranın etrafında buluşacak.
    O sofralarda üniversiteyi bitirmiş gençler de olacak.
    Yeni iş arayanlar da...
    Yurtdışına gitme hazırlığı yapanlar da...
    Geri dönüp dönmemeyi düşünenler de...
    Gazete sayfalarında her gün görünmüyorlar.
    Ama ülkenin geleceği hakkında en büyük kararlar belki de o sofralarda veriliyor.
    Sessizce.
    Kimse fark etmeden.

    Başka bir köşede üreticiler var.
    Sabahın ilk ışığında çalışan insanlar.
    Toprağa, hayvana, ürüne bağlı yaşayan aileler.
    Onlar da gazetelerde yer buluyor.
    Fakat çoğu zaman haberin merkezinde değil.
    Haberin içinde.
    Oysa market rafındaki her fiyatın arkasında onların hikâyesi bulunuyor.
    Şehirlerde yaşayanlar fiyat etiketlerini görüyor.
    Üreticiler ise maliyetleri.
    İkisi aynı şey değil.

    Kentler de ilginç bir hikâye anlatıyor.
    Yeni binalar yükseliyor.
    Yeni tabelalar asılıyor.
    Yeni yatırımlar duyuruluyor.
    Ama aynı anda trafik uzuyor.
    Altyapı zorlanıyor.
    Su konusu yeniden gündeme geliyor.
    Bazı bölgeler büyüyor.
    Bazı bölgeler nefes almakta zorlanıyor.
    Bu gelişmeler tek başına haber değeri taşımıyor olabilir.
    Ancak yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, bugünün küçük notlarının yarının büyük dosyaları olduğu anlaşılır.
    Gazetecilik biraz da bunun mesleğidir.
    Herkesin baktığı yere değil, herkes geçtikten sonra yerde kalan izlere bakmak.

    Bu noktada meslektaşlarıma ayrı bir parantez açmak istiyorum.
    Çünkü bir haftalık gazete arşivine bakarken yalnızca haberleri görmüyorum.
    O haberleri hazırlayan insanları da görüyorum.
    Sıcak havada çalışan muhabirleri.
    Defalarca telefon açan editörleri.
    Bir rakamın doğruluğunu kontrol eden haber merkezlerini.
    Bir cümlenin eksik kalmaması için uğraşan sayfa sekreterlerini.
    Okur çoğu zaman yalnızca sonucu görür.
    Fakat gazeteler kendiliğinden oluşmaz.
    Her sayfanın arkasında görünmeyen bir emek vardır.
    Bu yüzden manşetleri değerlendirirken o emeğe de saygı duymak gerekir.

    Bayram günleri yalnızca kutlama günleri değildir.
    Bir toplumun kendine dışarıdan bakabildiği nadir zamanlardır.
    Bu hafta gazeteler bana büyük krizlerden çok başka bir şey anlattı.
    İnsanlar daha düzenli bir hayat istiyor.
    Daha öngörülebilir bir ekonomi istiyor.
    Çocuklarının geleceği hakkında daha net konuşabilmek istiyor.
    Ve bütün bunları yüksek sesle söylemek zorunda da değiller.
    Çünkü bazen bir ülkenin ruh hali, manşetlerden değil, manşetlerin arasındaki boşluklardan okunur.
    Daha nice Bayram bereketi sofralarımızdan eksik olmasın.
    Ama gündemimizin kenarında bekleyen meseleleri de bayram sonrasına ertelemeyelim.
    Çünkü ülkeler, konuşulan sorunlarla değil, uzun süre konuşulmayan sorunlarla yorulur.
    İyi bayramla, mutlu haftasonları
    Show More Show Less
    4 mins
  • Manşetlerde konuşulan başka, adanın söylediği başka. Evet! Manşetlerin Arasında Kalan Şey…
    May 21 2026
    Bir ülkeyi anlamak için bazen büyük olaylara bakılmaz. Çünkü büyük olaylar zaten bağırır. Asıl mesele, küçük başlıkların aynı hafta içinde neden yan yana dizildiğidir.

    Pazartesiden bugüne, KKTC gazetelerine yukarıdan bakınca ilk izlenim sıradan görünüyor:

    Gençlik etkinlikleri.

    Yasal düzenlemeler.

    Ekonomi.

    Üretici açıklamaları.

    Kamu sistemi tartışmaları.

    Ama biraz geri çekilip fotoğraf genişletildiğinde başka bir tablo çıkıyor.

    Ada son dönemde yüksek sesle siyaset konuşuyor gibi görünse de, manşetlerin alt katmanında siyaset değil güven meselesi dolaşıyor.

    Ve bu güven üç alanda kırılıyor:

    • ekonomik güven

    • kurumsal güven

    • gelecek güveni.



    Hafta boyunca dikkat çeken üretici ödeme tartışmaları, mali baskılar ve sistem dönüşümleri yalnızca teknik haber değildi.

    Asıl soru şu:

    İnsanlar artık neyin düzeleceğine inanıyor?

    Çünkü bir ülkede haberler çoğalıyorsa ama umut cümleleri azalıyorsa, orada görünmeyen başka bir trafik başlamış olabilir.

    Bir başka dikkat çekici nokta gençlikti.

    19 Mayıs haftasında gençlik etkinlikleri, şölenler ve organizasyonlar görünür durumdaydı.

    Ancak burada sessiz bir çelişki var:

    Gençlik, törenlerde en görünür grup.

    Karar süreçlerinde ise çoğu zaman en görünmez grup.

    Bu yalnızca KKTC sorusu değil. Ama ada içinde daha sert hissediliyor.

    Çünkü küçük ülkelerde insanlar istatistik değildir. İnsanlar birbirini tanır. Göç eden yalnız bir rakam değildir. Bir sınıf arkadaşıdır. Komşudur. Kuzenidir.

    Bu yüzden manşetlerde görünmeyen soru şu:

    Gençler burada bir hayat mı planlıyor, yoksa alternatif haritalar mı çiziyor?

    Ve haftanın en dikkat çekici satır arası belki burada:

    Muhaceret, dijitalleşme, ödeme sistemleri, ekonomik şikayetler, üretim tartışmaları...

    İlk bakışta birbirinden kopuk.

    Değil.

    Hepsi aynı merkeze çıkıyor:

    Toplum sistemin hızını artırmaya çalışıyor. Ama vatandaş sistemin yönünü merak ediyor.

    Bir ülke yalnızca prosedür hızlandırarak rahatlamaz.

    İnsanlar önce şunu sorar:

    "Bu değişiklik benim hayatımda neyi değiştirecek?"

    İşte manşetler bu hafta bunu söylemedi.

    Ama satır araları söyledi.

    ***

    Bu haftanın görünmeyen kelimesi ekonomi değildi. Siyaset de değildi.

    Bekleme haliydi.

    Sanki toplum bir şeyin değişmesini bekliyor. Ama neyin değişeceği konusunda ortak cümle kuramıyor.

    Evet! bazen bir ülkenin en büyük haberi, henüz atılmamış manşetlerin gölgesinde saklı olur.
    Show More Show Less
    3 mins
  • Kıbrıs NOW Haber Köşe Pods 19 Mayıs’ı Kutladık Mı?
    May 18 2026
    19 Mayıs'ı kutladık mı, yoksa yalnızca takvimdeki yerini mi işaretledik?
    1919 yılında bir şehirde başlayan yürüyüşün üzerinden 107 yıl geçti. Aradan geçen bir asırdan fazla sürede değişen yalnızca takvimler olmadı. Ülkeler değişti, sınırlar değişti, kuşaklar değişti, dünyanın dili değişti. Ancak her yıl aynı soru sessizce yerinde kaldı:
    Biz gerçekten bir ruhu mu yaşatıyoruz, yoksa bir tarihi günü mü tekrar ediyoruz?
    Bugün meydanlar doldu. Bayraklar açıldı. Marşlar söylendi. Protokoller kuruldu. Gençlik vurgusu yapıldı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da güzel görüntüler ortaya çıktı.
    Peki sonra?
    Asıl soru tören alanı dağıldıktan sonra başlıyor.
    Çünkü 19 Mayıs yalnızca bir anma günü değildi. Bir hareket iradesiydi. Beklememekti. Şartlar uygun hale gelsin diye beklemek yerine şartların içine yürümekti. Gençliği seyirci koltuğundan kaldırıp sahaya çağırmaktı.
    Bugün gençleri sahaya mı çağırıyoruz?
    Yoksa yalnızca yılda bir gün mikrofon uzatıp geri kalan günlerde sessiz bir koridora mı bırakıyoruz?
    Bu soruyu özellikle bizim gibi küçük coğrafyalarda daha yüksek sesle sormak gerekiyor.
    KKTC'de gençlik üzerine yapılan her konuşma dikkatle dinlenmeli. Çünkü burada mesele yalnızca eğitim değil. Yalnızca iş bulmak da değil. Daha derinde başka bir soru var:
    Bu ülkede gençler geleceğini burada kurmak mı istiyor, yoksa ilk fırsatta valiz hazırlamayı mı düşünüyor?
    Bu ağır bir soru.
    Ama gerçek sorular hafif olmaz.
    Üniversiteler büyüyor. Diplomalar artıyor. Törenler yapılıyor. Umut cümleleri kuruluyor. Ancak aynı anda sessiz başka bir tablo da ilerliyor. Daha fazla genç yurt dışını düşünüyor. Daha fazla kişi ekonomik kaygı hissediyor. Daha fazla insan geleceğini başka haritalar üzerinde arıyor.
    İşte tam burada durmak gerekiyor.
    Çünkü bir ülke gençlerine sürekli "siz geleceğimizsiniz" diyorsa, o gençliğe gerçekten bir gelecek sunuyor mu?
    Belki de mesele tam budur.
    19 Mayıs ruhu, yalnızca stadyumlarda marş söylemek değildir. Bir ülkede gençlerin fikir üretebilmesi, söz sahibi olabilmesi, hata yapabilmesi, umut kurabilmesi ve en önemlisi kalmak istemesidir.
    Bir ülkenin gerçek gençlik testi törenlerde değil, kalan günlerde ortaya çıkar.
    Çünkü bayramlar bir toplumun vitrini olabilir.
    Ama ruh, vitrinden sonra içeride ne kaldığıyla ilgilenir.
    Belki bugün sorulması gereken soru şudur:
    19 Mayıs'ı kutladık mı?
    Yoksa yalnızca takvimdeki yerini mi işaretledik?
    Show More Show Less
    3 mins